Alevilikte Hz. Ali’yi anlamaya çalışan çoğu anlatı, onu ya tarihsel bir kişiliğe indirger ya da soyut bir kutsallık perdesiyle ulaşılmaz kılar; oysa Alevi bilincinde Ali, ne yalnızca bir tarihsel figürdür ne de metafizik bir put, Ali bir bilinç hâlidir ve bu bilinç, insanın adaletle, bilgiyle ve vicdanla kurduğu ilişkinin adıdır. “Ali’nin evi” ifadesi, kelimenin düz anlamıyla fiziksel bir mekânı değil, etik ve düşünsel bir yönelimi temsil eder; ev, burada duvarlardan oluşan bir yapı değil, insanın durduğu yeri, baktığı yönü ve sorumluluk aldığı alanı simgeler. Anadolu’da yaptığım saha çalışmalarında, farklı yaşlardan canların Ali’den söz ederken kullandıkları dilin neredeyse hiç tarihsel ayrıntıya takılmaması, buna karşın adalet, doğruluk ve cesaret kavramlarını sürekli vurgulamaları, Ali’nin Alevi dünyasında nasıl bir bilinç ilkesi olarak yaşadığını açıkça gösteriyordu.
Ali figürü, Alevilikte iktidarın değil, iktidara mesafe almanın sembolüdür; güçle kurulan ilişkiyi değil, güç karşısında korunan ahlaki duruşu temsil eder. Tarihsel anlatılarda Ali’nin hilafet meselesindeki konumu çoğu zaman siyasi bir tartışmaya indirgenir, ancak Alevi bilincinde bu mesele, iktidarın kime ait olduğu sorusundan çok, iktidarın nasıl kullanıldığı sorusuna dönüşür. Ali, burada kazanılmış bir makamın değil, bedeli ödenmiş bir duruşun adıdır; haksızlığa karşı sessiz kalmamak, çoğunluğun yöneldiği yoldan sapmayı göze almak ve yalnız kalmayı kabullenmek bu duruşun temel öğeleridir. Saha gözlemlerimde, özellikle cemlerde dile getirilen deyişlerde Ali’nin kılıcı kadar suskunluğunun da anılması, onun bir savaşçıdan çok bir etik ölçü olarak algılandığını düşündürdü.
Alevilikte Ali’nin merkezî konumu, onu bir soy zincirinin başına yerleştirmekten ziyade, bir ahlak zincirinin ilk halkası olarak görme eğiliminden kaynaklanır. Ali, bilginin kapısı olarak anılır; ancak bu bilgi, ezberlenecek hükümlerden değil, yaşanarak sınanacak hakikatlerden oluşur. “Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır” söylemi, Alevi bilincinde dogmatik bir ayrıcalık iddiası değil, bilginin erişilebilir ama bedelli olduğuna dair bir hatırlatmadır; kapıdan geçmek isteyen, içeridekini taşımayı da göze almalıdır. Masa başı araştırmalarımda karşılaştığım felsefi metinlerle sahada dinlediğim bu anlatılar arasında kurduğum bağ, Ali’nin neden bir öğretmen değil, bir eşik figürü olarak algılandığını daha da netleştirdi.
Ali’nin Alevilikteki anlamını kavramak için onun insan yönünü yüceltmek kadar, yanılabilirliğini kabul etmek de önemlidir; çünkü Ali, kusursuz bir varlık olarak değil, zor zamanlarda doğruyu seçmeye çalışan bir insan olarak örnek alınır. Bu yaklaşım, Aleviliğin neden insanı merkeze alan bir yol olduğunu da açıklar; Ali, insanüstü bir kurtarıcı değil, insanın kendine bakarken kullanacağı bir aynadır. Saha çalışmalarım sırasında genç canların Ali’den söz ederken “bize yol gösteriyor” demeleri, onun bir hedef değil, bir yön duygusu sunduğunu gösteriyordu; Ali, varılacak bir nokta değil, yürürken hatırlanacak bir pusuladır.
Ali figürünün Alevi bilincinde bu kadar güçlü olmasının bir diğer nedeni de, onun adalet anlayışının korkuya değil vicdana dayanmasıdır; adalet, dışsal bir ceza mekanizması olarak değil, insanın kendisiyle kurduğu içsel hesaplaşma olarak düşünülür. Bu anlayış, Aleviliğin neden şekilci ibadetlerden çok ahlaki tutarlılığa önem verdiğini de açıklar; Ali’ye yakın olmak, belirli ritüelleri yerine getirmekten çok, haksızlık karşısında nerede durduğunla ilgilidir. Anadolu’da dinlediğim birçok anlatıda Ali’nin sofrasının yoksullara açık olması, bu etik yönelimin somut bir sembolü olarak aktarılır; sofra, paylaşımın ve eşitliğin mekânıdır ve bu mekân, Ali bilincinin gündelik hayata sızdığı en görünür alandır.
Bu yazı dizisinde Ali’yi tarihsel ayrıntılardan çok bilinç düzeyinde ele almamızın nedeni, Aleviliğin kendini bir kişi kültü üzerinden değil, bir etik süreklilik üzerinden tanımlamasıdır. Ali, bu sürekliliğin ilk görünür ifadesidir; ondan sonra gelen Ehl-i Beyt anlatıları, Kerbela hafızası ve yol öğretisi, bu bilincin farklı tarihsel anlarda aldığı biçimlerdir. Ali’yi bir ev sanmak, onu taş ve duvarlara hapsetmek olur; oysa Alevilikte Ali, insanın durduğu yerdir. İnsan adaletle, bilgiyle ve vicdanla durduğu sürece Ali’dedir; bu duruş kaybolduğunda ise isimler ve semboller anlamını yitirir. Belki de bu yüzden Alevilikte Ali, geçmişte kalmış bir figür değil, her çağda yeniden sınanan bir bilinçtir ve bu bilinç, insan kendine karşı dürüst kaldığı sürece yaşamaya devam eder.