Gecenin en sessiz anında bir ormanın kenarında durup rüzgârın yapraklarda yarattığı titreşimi dinlediğinizde, o sesin yalnızca fiziksel bir hareketten ibaret olmadığını, sanki görünmeyen bir varlığın dokunuşunu taşıyan derin bir çağrı olduğunu hissedersiniz; animizmi anlamak için modern kavramları bir kenara bırakıp tam da bu sezgiye geri dönmek gerekir, çünkü animist insan için dünya cansız maddelerden oluşan bir sahne değil, fısıldayan varlıkların birlikte titreştiği yaşayan bir bütündür. Göğün bulutları ağır bir ritimle ilerlerken, su kıpırdarken, kuş çığlığı ormana yayıldığında ya da ateşin dili karanlığı aydınlatırken, o eski insan bütün bu hareketlerin ardında bir bilinç, bir irade, bir ruh bulunduğunu sezerdi ve bu sezgi, henüz tanrılar isim almadan, ibadetler kurumsallaşmadan, ritüeller kalıplaşmadan önce var olan ilk metafizik algının çekirdeğini oluştururdu. Antropolojik literatür animizmi “ruhlar evreni” olarak tanımlar, ancak antik insan için ruh, insan biçimli metafizik varlıklar değil, görünen ile görünmeyen arasındaki titreşimin kendisiydi; dünya, konuşan bir varlık olarak algılanırdı ve insan, bu konuşmayı dinlemeyi öğrendiği ölçüde yaşamla uyum kurabilirdi.
Saha çalışmalarım sırasında Anadolu’nun farklı bölgelerinde, özellikle dağ köylerinde ve eski yerleşimlerin çevresinde yaptığım yürüyüşlerde, modern insanın çoğu zaman “batıl” diye nitelendirdiği birçok pratikle karşılaştım; bir kayanın yanından geçerken fısıldanan kısa bir söz, bir ağacın dalına bağlanan bez parçası, bir pınarın başına bırakılan küçük bir taş ya da ekmek kırıntısı… Bu davranışların hiçbiri tesadüf değildi, çünkü animist algıda doğa, karşısında susulacak ya da hükmedilecek bir nesne değil, muhatap alınacak bir özneydi. Bir ağaç yalnızca odun kaynağı değil, ataların gölgesini taşıyan bir hafıza; bir dere yalnızca su değil, yaşamın yeniden doğuşunu simgeleyen bir akış; bir dağ yalnızca yükselti değil, gök ile yer arasında kurulan kadim bir eşikti. Animizmde insan, kendini doğanın üzerinde konumlandırmadığı için her eyleminin etik bir karşılığı olduğunu bilir; bir varlığa zarar vermek yalnızca fiziksel bir müdahale değil, kozmosun dengesine dokunmak anlamına gelir.
Bu algı biçimi, en erken mağara resimlerinde bile kendini açıkça gösterir; avlanacak hayvanın yalnızca bedeni değil, ruhuyla bağ kurulmak istenir, çünkü av yalnızca bir eylem değil, ruhların dengesiyle ilgili bir müzakeredir. Avcı, hayvanın ruhunun kendisini kabul edip etmediğini anlamaya çalışır; bu yüzden av öncesi ritüeller, modern anlamda ibadet değil, karşılıklı tanıma ve rızalık arayışıdır. Animizmde rızalık kavramının bu kadar erken ortaya çıkması tesadüf değildir; çünkü rızanın olmadığı yerde denge bozulur ve denge bozulduğunda yalnızca birey değil, bütün topluluk bedel öder. Bu etik sezgi, daha sonra Alevilikte merkezî bir kavram hâline gelecek olan rızalık kültürünün de bilinç öncesi zeminini oluşturur.
Animist dünyada her varlık kendi içsel özünü taşıdığı için hiçbir şey bütünüyle değersiz görülmez; küçük bir taş bile yeryüzünün hafızasını, bir ağacın gövdesi ataların izlerini, ateşin kıvılcımı ise bilginin uyanışını taşır. Bu nedenle animizm, dünyanın “yaşayan bir bütün” olarak kavranmasıdır ve insan, kendini bu bütünün merkezinde değil, onun içinde ama ondan daha kırılgan bir kıvılcım olarak görür. Modern dünyanın mekanik evren tasavvurundan çok uzak olan bu algı, aslında insanın evrenle kurduğu ilk felsefi ilişkidir; çünkü animist zihin, evrenin kör bir makine değil, bilinçli bir düzen olduğunu kabul eder ve bu kabul, daha sonra gelişecek olan tüm pagan sistemlerin, mitolojilerin ve kozmolojilerin temelini oluşturur.
Animizmi “ilkel” olarak nitelendiren modern bakış, çoğu zaman kendi gürültüsü içinde kaybettiği sezgiyi fark edemez; oysa antik insanın bilgeliği, evrenin sesini duymaya dayanırdı. Gök gürlediğinde yalnızca meteorolojik bir olay yaşanmaz, göksel ruhların uyarısı hissedilirdi; bir ağaç devrildiğinde insanlar yalnızca gölgesini değil, onunla kurdukları ilişkiyi de kaybettiklerini düşünürdü. Bu yüzden animizm, korku üretmekten çok dikkat ve saygı öğretirdi; doğayla uyum bozulduğunda bunun bedelini yalnızca bireyin değil, bütün topluluğun ödeyeceği bilinci, insanları ölçülü olmaya çağırırdı.
Alevilikle animizm arasındaki bağ tam da bu noktada görünür hâle gelir; Alevilik animizm değildir, ancak animist algının dönüştürülmüş ve etik bir çerçeveye oturtulmuş mirasını taşır. Alevilikte doğaya gösterilen saygı, dağa, suya, ağaca yönelen hürmet, Tanrı’yı doğanın yerine koymak anlamına gelmez; doğayı, Hakk’ın tecellisinin görünen yüzü olarak algılamanın bir sonucudur. Animizmde dünya ruhlarla doludur, Alevilikte ise dünya, Hakk’ın izleriyle örülüdür; fark, ontolojik dilde ortaya çıkar, ancak algının kökü aynıdır. İnsan kendini evrenden üstün görmediği sürece, doğanın sesini daha net duyar ve bu duyarlılık, Aleviliğin neden korku temelli bir inanç üretmediğini de açıklar.
Bu yazı dizisinde animizmi merkeze almamızın nedeni, Aleviliğin ortaya çıktığı kültürel zemini romantize etmek değil, onu mümkün kılan bilinç biçimini görünür kılmaktır. Animizm, tanrılar çağından önce gelen bir algılama hâlidir ve bu hâl, insanlığın ilk büyük metafizik öğretisi olarak hâlâ yaşamaya devam eder; şamanik pratiklerde, modern pagan hareketlerinde, halk inançlarında ve Alevi yolunun doğayla kurduğu ilişkide bu sürekliliği hissetmek mümkündür. İnsan ne kadar ilerlerse ilerlesin, doğanın ruhunu duymadan kendini tam hissedemez; belki de bu yüzden animizm, geçmişte kalmış bir inanç değil, insanın içinden hiç silinmeyen bir hatırlayıştır ve Alevilik, bu hatırlayışı etik bir yol hâline getiren nadir geleneklerden biridir.