Bektaşilik, Yeniçeri ve Ateşin Devletle İmtihanı

Alevi–Bektaşi geleneğin tarih sahnesinde en görünür olduğu anlardan biri, Bektaşilik ile Yeniçeri Ocağı arasında kurulan bağdır; bu bağ, yalnızca bir tarikat–ordu ilişkisi değil, ezoterik bir yolun devletle kurduğu kırılgan temasın hikâyesidir. Bektaşilik, Alevi yolunun şehirle, kurumla ve iktidarla temas eden yüzü olarak ortaya çıkar; kırsalda sözlü hafızayla taşınan yol, şehirde daha örgütlü bir dil kazanır, ancak özünden vazgeçmez. Hacı Bektaş Veli’nin öğretisi, şeriatın sınırlarını reddetmeden onu merkeze almayan, insanı ve ahlakı öncelikleyen bir çizgide şekillenir ve bu çizgi, Osmanlı’nın erken döneminde hem ihtiyaç duyulan hem de temkinle yaklaşılan bir alan oluşturur. Devlet, bu yolu bütünüyle bastıramaz; çünkü bastırmak, Anadolu’nun derin hafızasını karşısına almak demektir, fakat onu serbest bırakmak da istemez; çünkü ezoterik bilinç, her zaman denetlenmesi zor bir potansiyel taşır.

Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşilikle ilişkilendirilmesi, bu potansiyelin neden ve nasıl kullanıldığını anlamak için anahtar niteliğindedir. Devşirme sistemiyle oluşturulan Yeniçeri, aile bağlarından, aşiret kimliklerinden ve yerel aidiyetlerden koparılmış bir askerdir; bu kopuş, askeri disiplin açısından faydalı olsa da, insanî ve psikolojik bir boşluk yaratır. Bektaşilik, bu boşluğu katı bir dogmayla değil, kardeşlik, rızalık ve yol bilinci ile doldurur. Yeniçerinin Hacı Bektaş’ı pir kabul etmesi, askeri bir geleneğin manevi bir çatıya yerleştirilmesi anlamına gelir; burada amaç, askeri itaati kutsallaştırmak değil, onu etik bir çerçeveye oturtmaktır. Saha araştırmalarımda İstanbul ve çevresindeki eski tekke izlerini takip ederken, bu mekânların yalnızca dini değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel merkezler olarak işlediğini görmek, Bektaşiliğin bu dönemde nasıl bir denge unsuru olduğunu daha net kavramamı sağladı.

Bektaşi geleneğin Yeniçeri Ocağı içindeki rolü, ateş metaforunu devlet ölçeğinde yeniden düşündürür; ateş, burada gücü temsil eder, fakat bu güç, kontrol edilmediğinde yakıcıdır. Devlet, ateşi ister; çünkü ateş ısıtır, dönüştürür ve hareket sağlar, ancak ateşi taşıyan bilincin bağımsızlaşmasından çekinir. Bektaşilik, Yeniçeri Ocağı içinde askeri güce etik bir yön kazandırırken, aynı zamanda bu gücün sorgulanabilir olmasına da zemin hazırlar ve bu durum, zamanla iktidar için bir risk olarak algılanır. Bektaşi fıkralarındaki ince alay, deyişlerdeki örtük eleştiri ve sembolik dil, bu riskin kültürel yansımalarıdır; söz, doğrudan söylenmez, ama işaret edilir.

1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte Bektaşi tekkelerinin kapatılması, bu ilişkinin neden sürdürülemez hâle geldiğini açıkça gösterir; çünkü devlet için sorun, yalnızca askeri bir yapı değil, ateşi taşıyan bilinçtir. Ocağın kaldırılması, ateşin kontrol altına alınması girişimidir; Bektaşiliğin tasfiyesi ise bu ateşi taşıyan yolun susturulması anlamına gelir. Masa başı araştırmalarımda bu döneme ait belgeleri incelerken, Bektaşiliğin “sapma” ya da “bidat” gerekçeleriyle hedef alınmasının, aslında teolojik bir kaygıdan çok politik bir korkuya dayandığını görmek zor değildir; sorgulayan, sembolle konuşan ve rızalığı esas alan bir yol, merkezî iktidar için her zaman potansiyel bir tehdittir.
Bu tasfiye süreci, Alevi–Bektaşi geleneğin neden yeniden kırsala çekildiğini ve neden uzun süre sessizliği tercih ettiğini de açıklar; söz, bu kez daha derinden ve daha temkinli taşınır. Bektaşilik şehirden silinmeye çalışılırken, yol tamamen yok olmaz; çünkü yol, kurumlardan çok hafızada yaşar. Saha çalışmalarımda, kapatılan tekkelerin çevresinde hâlâ anlatılan hikâyeler ve paylaşılan küçük ritüeller, bu hafızanın nasıl direnç gösterdiğini gözler önüne seriyordu. Devletle temas, yol için bir imtihandır; bu imtihandan geçen şey, kurumsal yapı değil, bilincin kendisidir.

Bu yazı dizisinde Bektaşilik ve Yeniçeri ilişkisini ele almamızın nedeni, Aleviliğin yalnızca kenarda kalmış bir yol olmadığını, aksine tarih boyunca iktidarla yüz yüze gelmiş ve bu yüzleşmeden bedel ödeyerek çıkmış bir bilinç geleneği olduğunu göstermektir. Bektaşilik, ateşi devlete taşımayı denemiştir; sonuç, ateşin nasıl korkutucu olabildiğinin tarihsel bir dersidir. Ancak bu ders, yolun sona erdiği anlamına gelmez; ateş, bu kez daha küçük kıvılcımlar hâlinde taşınır, daha derinlere saklanır ve zamanı geldiğinde yeniden görünür. Belki de bu yüzden Alevi–Bektaşi geleneği, devletle kurduğu her temastan sonra biçim değiştirir ama özünü kaybetmez; çünkü ateş, ne kadar bastırılırsa bastırılsın, taşındığı sürece sönmez.