İlkel İnançlara Giriş

İnsanlığın en eski hafızasını anlamaya çalıştığımızda karşımıza çıkan ilk gerçek, ilkel inançların aslında “ilkel” olmaktan çok uzak olduğu, aksine insanın doğayla kurduğu en saf ve en bütüncül ilişki biçimini temsil ettiğidir; çünkü Paleolitik insan, modern insanın yaptığı gibi doğaya dışarıdan bakmıyor, doğanın içinde yaşayan bir bilinç olarak onu hem hissediyor hem anlıyor hem de anlamlandırıyordu. O dönemde rüzgâr yalnızca esen bir hava değil, bir varlığın nefesi; dağ yalnızca yükselen bir kaya değil, göğe uzanan bir ruh; hayvan yalnızca av değil, yaşamın döngüsünü taşıyan kutsal bir öğretmendi. Mağara duvarlarına işlenen hayvan figürleri bu yüzden yalnızca resim değil, doğanın ruhuyla kurulan bir bağın iziydi. Arkeolojik buluntular, ölülerin kırmızı aşı boyasıyla renklendirilip belirli nesnelerle gömüldüğünü gösterdiğinde, bu eylemin modern dillerle ifade edilemeyecek kadar derin bir sezgiyi taşıdığını anlarız; çünkü insan, ölümle yüzleştiği ilk anda bile onun bir yok oluş değil, bir dönüşüm olduğuna inanmıştı. İlkel inanç dediğimiz bu evren, insanın evrendeki yerini korkuyla değil, katılımla, gözlemle, iç ritimle ve sezgiyle kurduğu bir dünya görüşüdür.

Bu nedenle ilkel inançları incelemek, aslında insanın evrenle kurduğu ilk büyük diyalogu okumaktır; doğaya hükmetmek değil, onunla birlikte yaşamak üzerine kurulu olan bu bilinç hâli, modern dinlerin bile temelinde bulunan en eski metafizik damardır. Paleopaganik düşüncenin merkezinde “dünyanın canlı olduğu” fikri vardır; su akar ve konuşur, taş sessizdir ama hafıza taşır, ağaç büyür ve öğretir, hayvan yalnızca et değil, aynı zamanda görünmeyen dünyanın bir habercisidir. Bu canlı evren algısı, modern antropolojinin animizm, totemizm veya fetişizm gibi terimlerle açıklamaya çalıştığı şeyin çok ötesindedir; çünkü antik insan doğayı sınıflandırmaz, doğayla konuşur. Gök gürültüsü bir fiziksel olay değil, ruhani bir uyarı; ateş yalnızca enerji değil, dönüşümün ve arınmanın özü; gece karanlığı korkutucu bir boşluk değil, başka bir dünyanın kapısıdır. Bu yüzden Paleolitik insanın ritüelleri kuralsız gibi görünse de, aslında evrenin ritmine uyum arayan derin bir sezgisel düzen taşır.

Ve bugün geriye dönüp bütün inanç sistemlerinin yapısını incelediğimizde, hepsinin kökünde aynı temel soruyu görürüz: “Dünya canlı mı?” İlkel inançlar bu soruya evet dediği için paleopaganik düşünce yalnızca bir başlangıç değil, inanç tarihinin omurgasıdır. Çünkü insan, anlamı önce doğanın fısıltısında buldu; tanrılar bile önce taşın, suyun, ağaçların ve hayvanların ruhundan doğdu.