Alevilik, modern dünyayla karşılaştığında ne tamamen geri çekilmiş bir gelenek ne de kendini bütünüyle dönüştürmüş bir kimlik olarak okunabilir; Alevilik, modernliğin yarattığı kırılmalarla yüzleşirken özünü korumaya çalışan canlı bir bilinç hâli olarak varlığını sürdürür. Sekülerleşmenin inançları kamusal alandan çekmeye zorladığı bir çağda, Aleviliğin direnci ritüellerin görünürlüğünden değil, etik ve vicdan merkezli yapısından beslenir; çünkü Alevilik, inancı yalnızca kutsal mekânlara sıkıştırmaz, gündelik hayatın içine taşır. Anadolu’da ve şehirlerde yaptığım saha çalışmalarında, kendini dindar olarak tanımlamayan birçok insanın Alevi değerlerle güçlü bir bağ kurması, bu yolun dogmadan çok bilinçle ilişki kurduğunu açıkça gösteriyordu; burada mesele inanmaktan ziyade nasıl yaşandığıdır.
Modern dünya, bireyi özgürleştirirken aynı zamanda onu parçalar; geleneksel bağlar zayıflar, ortak hafıza çözülür ve insan, anlamı giderek daha yalnız arar. Alevilik, bu yalnızlığa hazır cevaplar sunmaz; aksine, insanı kendi sorularıyla baş başa bırakır ve bu yönüyle seküler bilinçle beklenmedik bir uyum yakalar. Yol, insanı korkuyla değil sorumlulukla çağırdığı için, Tanrı inancı zayıflasa bile etik omurga ayakta kalabilir. Saha gözlemlerimde, özellikle genç kuşakların Aleviliği bir “kimlik kartı” olarak değil, bir duruş olarak tarif etmeleri, bu uyumun en açık göstergelerinden biriydi; Alevilik, burada inançtan çok bir vicdan dili hâline gelir.
Sekülerleşmenin Alevilik üzerindeki etkisi, ritüellerin azalması ya da dönüşmesi şeklinde değil, anlamın yeniden yorumlanması biçiminde ortaya çıkar. Cem, kimi zaman düzenli bir ibadet olmaktan çıkar, fakat rızalık ilkesi, adalet vurgusu ve eşitlik anlayışı gündelik ilişkilerde yaşamaya devam eder. Semah, bir ritüel olarak yapılmasa bile, döngü fikri ve evrenle uyum arayışı düşünsel düzeyde varlığını korur. Masa başı araştırmalarımda modern toplumlarda inançların dönüşümü üzerine yapılan çalışmaları incelerken fark ettiğim ortak nokta şuydu: Ritüeller zayıflayabilir, fakat etik çekirdek güçlü kaldığı sürece gelenek bütünüyle çözülmez. Alevilik, bu açıdan, modern dünyanın çözücü etkisine karşı şaşırtıcı bir direnç gösterir.
Alevi kimliğinin modern dünyadaki bir diğer sınavı da görünürlük meselesidir; tarih boyunca bastırılmış ve kenarda kalmış bir yolun kamusal alanda kendini ifade etmesi, yalnızca kültürel değil, politik bir meseledir. Ancak Alevilik, bu görünürlüğü talep ederken bile dogmatik bir kimlik siyaseti üretmemeye çalışır; çünkü yol, kendini dayatarak değil, anlaşılmayı umarak yürür. Saha çalışmalarım sırasında farklı şehirlerde katıldığım söyleşilerde, Aleviliğin “tanınmak”tan çok “yanlış anlaşılmamak” gibi bir talep dile getirdiğini sıkça duydum; bu talep, bir inanç grubunun hak arayışından ziyade, bir bilinç geleneğinin kendini koruma refleksidir.
Modern dünyanın hızına karşı Aleviliğin sunduğu en önemli katkılardan biri, yavaşlama ve durma bilincidir. Yol, acele etmez; insanın pişmesi zaman alır ve bu zaman, verimlilik ölçütleriyle hesaplanamaz. Günümüz toplumunda başarı, üretkenlik ve görünürlük üzerinden tanımlanırken, Alevi yolunda değer, tutarlılık ve vicdan üzerinden ölçülür. Bu ölçü, seküler birey için de güçlü bir karşılık bulur; çünkü modern insan, çoğu zaman neye inandığını değil, neye katlanmak istemediğini bilir. Alevilik, bu reddiyeyi anlamlı bir duruşa dönüştürme potansiyeli taşır.
Bu yazı dizisinin son bölümünde Aleviliği modern dünyaya yerleştirmemizin nedeni, onu geçmişte donmuş bir folklor unsuru olarak değil, bugünün sorularıyla yüzleşebilen bir yol olarak düşünmektir. Alevilik, ne tamamen seküler bir etik sistemdir ne de geleneksel anlamda kapalı bir inanç; o, insanın kendini evrenden üstün görmeden, fakat sorumluluktan da kaçmadan yaşayabileceği bir denge hâlidir. Ateş, bugün eskisi gibi ocakların başında yanmayabilir; ancak vicdanın, adalet arayışının ve rızalık ilkesinin içinde hâlâ taşınır. Ateşi taşımak, modern dünyada ritüelleri birebir sürdürmekten çok, bilinci diri tutmak anlamına gelir.
Belki de Aleviliğin modern dünyadaki en büyük gücü burada yatar: İnsanlara neye inanacaklarını söylemez, fakat nerede durmaları gerektiğini hatırlatır. Bu hatırlatma, seküler ya da dindar ayrımı gözetmeden herkese yönelir; çünkü yol, kimliğe değil, duruşa bakar. Alevilik, bu yönüyle bir inançtan fazlasıdır; o, ateşle başlayan, hafızayla taşınan ve her çağda yeniden sınanan bir bilinç yoludur. Ateş sönmez, yalnızca el değiştirir; insan kendine karşı dürüst kaldığı sürece, o ateşi taşıyacak bir yol her zaman bulunur.