Ocak, Dede ve Sözlü Hafıza

Aleviliği anlamaya çalışan pek çok yaklaşımın gözden kaçırdığı en kritik eşiklerden biri, bu yolun yazıyla değil hafızayla, metinle değil insanla taşınmış olmasıdır; çünkü Alevilik, kendini kutsal bir kitap etrafında dondurmak yerine, ocaklar aracılığıyla canlı tutmayı tercih etmiş bir bilinç geleneğidir. Ocak, dışarıdan bakıldığında bir aile ya da soy örgütlenmesi gibi algılansa da, yolun içinden bakıldığında ocak, bilginin ve sorumluluğun kuşaktan kuşağa aktarıldığı etik bir merkezdir. Anadolu’da yaptığım saha çalışmalarında, farklı ocaklara mensup canların birbirlerinden ayrışan anlatılarına rağmen aynı temel değerlere yaslandıklarını görmek, ocağın biyolojik değil, zihinsel bir süreklilik taşıdığını açıkça ortaya koyuyordu; ocak, kanla değil, bilinçle yürür.

Ocak sisteminin merkezinde yer alan dede figürü de çoğu zaman yanlış anlaşılır; dede, Alevilikte mutlak bir otorite, sorgulanamaz bir ruhban ya da kutsal bir aracı değildir, dede, yolun emanetçisidir. Bu emanet, güç değil yükümlülük taşır ve dede, bu yükümlülüğü rızalık temelinde sürdürdüğü sürece yolun içinde kalır. Saha gözlemlerimde, dedelerin kendilerinden “öğreten” ya da “buyuran” kişiler olarak değil, “hatırlatan” ve “dengeleyen” figürler olarak söz etmeleri, bu anlayışın hâlâ canlı olduğunu gösteriyordu. Dede, hakikatin sahibi değil, hakikatin önünde durup ona işaret eden kişidir; yol, dededen önce vardır ve dededen sonra da devam eder.

Alevi yolunun yazılı bir dogmaya dayanmaması, çoğu zaman bir eksiklik gibi sunulur; oysa bu durum, bilinçli bir tercihin sonucudur. Yazı, bilgiyi korur ama aynı zamanda sabitler; söz ise bilgiyi her aktarımda yeniden sınar. Alevilikte nefesler, deyişler, menkıbeler ve anlatılar bu yüzden aynı metinler gibi tekrarlanmaz; her cem, her sohbet ve her kuşak, bu sözleri kendi bağlamında yeniden kurar. Masa başı araştırmalarımda sözlü kültür üzerine yapılan çalışmalarda sıkça vurgulanan bir nokta vardır: Sözlü gelenekler, topluluğun ihtiyaçlarına göre evrilir ve bu evrilme, geleneğin zayıflığı değil, direncinin kaynağıdır. Alevilikte sözlü hafıza, dogmayı değil, vicdanı canlı tutar.

Ocak sistemi aynı zamanda Aleviliğin neden merkezî bir yapılanmaya dirençli olduğunu da açıklar; her ocak, kendi bağlamında yolun ilkelerini taşır, ancak hiçbir ocak kendini mutlak merkez ilan etmez. Bu çoğulluk, dışarıdan bakıldığında bir dağınıklık gibi görülebilir, fakat yolun içinden bakıldığında bu durum, tek sesliliğe karşı bilinçli bir mesafe anlamına gelir. Saha çalışmalarım sırasında farklı ocaklardan gelen canların bir araya geldiği cemlerde, anlatıların çeşitlenmesine rağmen ortak bir etik zeminin korunması, bu çoğulluğun nasıl bir denge ürettiğini göstermişti; herkes aynı kelimeleri kullanmaz, ama aynı hassasiyeti paylaşır.

Dede–talip ilişkisi de bu çerçevede hiyerarşik bir bağdan çok karşılıklı sorumluluk ilişkisi olarak şekillenir; dede, talibin rızasıyla yol gösterir, talip de dedenin yol içindeki duruşunu sorgulama hakkını saklı tutar. Bu karşılıklılık, Aleviliğin neden korku temelli bir disiplin üretmediğini bir kez daha açıklar; yol, zorla değil, kabul ile yürür. Gözlemlediğim cemlerde, dedenin sözünün tartışmaya açık olması ya da bir konuda topluluğun farklı görüşler dile getirebilmesi, bu ilişkinin ne kadar canlı ve esnek olduğunu ortaya koyuyordu. Burada itaat, kör bir bağlılık değil, bilinçli bir güven hâlidir.

Ocak kavramının bir diğer önemli boyutu da mekânla kurduğu ilişkidir; ocak yalnızca soyun değil, aynı zamanda yerin hafızasını taşır. Belirli dağlar, pınarlar, köyler ve geçitler, ocak anlatılarında sıkça yer alır ve bu mekânlar, yolun tarihsel deneyimini somutlaştırır. Saha gezilerimde, bu mekânlara gösterilen sessiz saygı, Alevi hafızasının yalnızca sözle değil, bedenle ve duruşla da aktarıldığını düşündürdü; insan, bazı yerlerde yüksek sesle konuşmaz, acele etmez, çünkü orada geçmişin yükü hâlâ hissedilir. Bu mekânsal hafıza, Aleviliğin neden soyut bir öğreti olmaktan çıkıp yaşanan bir yol hâline geldiğini açıklar.

Bu yazı dizisinde ocak, dede ve sözlü hafızayı merkeze almamızın nedeni, Aleviliğin kendini nasıl koruduğunu ve dönüştürdüğünü görünür kılmaktır. Yazılı dogmalar yıkıldığında inançlar çöker; fakat hafıza yaşayan insanlarda taşındığında yol devam eder. Alevilik, tarih boyunca baskı, sürgün ve inkârla karşılaşmasına rağmen, sözlü hafızası sayesinde kendini donmadan koruyabilmiş nadir geleneklerden biridir. Ocaklar bu hafızanın düğüm noktalarıdır, dedeler bu düğümlerin bekçileridir ve yol, bu düğümler çözüldükçe değil, taşındıkça yaşar. Belki de bu yüzden Alevilik, yazılmamış olmasına rağmen unutulmamış, merkezîleşmemiş olmasına rağmen dağılmamış ve susturulmak istenmesine rağmen hâlâ konuşmaya devam eden bir bilinç yolu olarak bugüne ulaşmıştır.