Paganizm ve Anadolu’nun Kadim Hafızası

Animist algının doğayla kurduğu doğrudan ve sezgisel ilişki, zamanla insanın dünyayı yalnızca hissetmekle yetinmeyip onu anlamlandırma, hikâyeleştirme ve kuşaktan kuşağa aktarma ihtiyacıyla birlikte daha sembolik bir dile evrilir; işte paganizm, bu evrimin ani bir kopuşu değil, animist bilincin derinleşerek çoğalmasıdır ve ruhların sessiz titreşimi bu kez tanrı adları, mitler ve kozmik anlatılar aracılığıyla konuşur. Pagan dünyada kutsallık, tek bir merkezde toplanmaz; güneşin doğuşunda, ayın döngüsünde, toprağın veriminde, suyun akışında ve ateşin dönüşümünde parçalı ama uyumlu bir bütün hâlinde tecrübe edilir ve bu bütün, insanı doğanın efendisi değil, onun ritmine uyumlanan bir yolcu olarak konumlandırır. Anadolu coğrafyasında yaptığım saha gezilerinde, antik yerleşimlerin çevresinde dolaşırken hissettiğim şey, bu mitolojik dilin hâlâ toprağın altında, taşların yüzeyinde ve halk anlatılarının satır aralarında nefes almaya devam ettiğiydi; çünkü Anadolu, pagan hafızanın yalnızca bir dönem yaşandığı değil, sürekli yeniden biçimlendiği nadir coğrafyalardan biridir.

Paganizmi modern kategorilere sıkıştıran bakış, onu çoğu zaman “çok tanrılı bir karmaşa” olarak etiketler; oysa pagan anlatılar, doğanın farklı güçlerini ve döngülerini kavramsallaştırmanın sembolik yollarıdır ve tanrı adları, insanın evrenle kurduğu ilişkinin dilsel izdüşümleridir. Güneş, yalnızca bir gök cismi olarak değil, yaşamı başlatan ve sürdüren ilke olarak kutsallaştırılırken; ay, doğumun, ölümün ve yeniden başlamanın ritmini taşır; toprak, besleyen ve saklayan bir ana olarak algılanır. Anadolu’nun Hitit, Luvi ve Frig kültürlerinde belirginleşen bu algı, Helenistik dönemle birlikte yeni anlatılar kazanır, ancak özünü kaybetmez; kutsal olan, doğadan koparılmaz, doğanın içinde anlam bulur. Bu nedenle Anadolu’da paganizm, tekil bir inanç sistemi olmaktan çok, katmanlı bir hafıza olarak varlığını sürdürür ve bu hafıza, daha sonra ortaya çıkan tüm inanç biçimlerine sızarak onları dönüştürür.

Saha çalışmalarım sırasında, antik tapınak kalıntılarının çevresinde yaşayan yerel halkın bu alanlara yaklaşırken gösterdiği içsel temkin ve sessizlik, bana pagan hafızanın nasıl bir süreklilik taşıdığını defalarca düşündürdü; çoğu zaman insanlar, neden böyle davrandıklarını rasyonel bir dille açıklayamazlar, ancak orada “bir şey” olduğunu hissederler. Pagan hafıza, tam da bu hissin adıdır; mekânın, zamanın ve anlatının iç içe geçerek kutsallık ürettiği bir bilinç katmanı. Animizmde doğa konuşur, paganizmde doğa anlatılır; bu anlatılar, insanın evrendeki yerini sabitlemek için değil, ona sürekli hatırlatmak için vardır. İnsan, pagan dünyada tanrıların efendisi değil, onların döngüsüne tabi bir yolcudur ve bu yolculuk, ölçülülük ve dikkat gerektirir.

Pagan mitolojilerde sıkça karşılaşılan ölüm ve yeniden doğuş teması, Anadolu’nun tarım kültürüyle doğrudan bağlantılıdır; tohum toprağa gömülür, çürür ve yeniden filizlenir, bu döngü yalnızca doğanın değil, insanın da kaderi olarak okunur. Ölüm bir son değil, dönüşümün zorunlu eşiğidir ve bu anlayış, insanın varoluşunu çizgisel bir zaman algısından çıkarıp döngüsel bir bilinç içine yerleştirir. Bu döngüsellik, daha sonra Alevilikte karşımıza çıkan devriye ve tekâmül düşüncesinin bilinç öncesi zeminini hazırlar; paganizmde tanrılar ölür ve yeniden doğar, Alevilikte ise insan, yaşam boyunca ve yaşamlar arasında olgunlaşan bir yolcu olarak düşünülür. Burada bir devamlılık vardır, ancak bu devamlılık kopyalama değil, dönüştürme yoluyla gerçekleşir.

Anadolu’nun kadim pagan hafızası, merkezi ve dogmatik yapılara kolayca teslim olmadığı için, tarih boyunca kenarda kalmış, bastırılmış ya da dönüştürülmeye çalışılmıştır; buna rağmen, doğayla kurulan ilişkinin içsel dili hiçbir zaman tamamen kaybolmamıştır. Alevi kültüründe dağa, suya, ağaca gösterilen saygı, paganizmin doğrudan devamı değil; pagan hafızanın etik bir çerçeve içinde yeniden yorumlanmış hâlidir. Paganizm doğayı kutsallaştırır, Alevilik ise doğayı Hakk’ın tecellisinin görünen yüzü olarak algılar; fark ontolojik dilde ortaya çıkar, ancak sezgisel kök aynıdır. Bu nedenle Alevilikte doğa, hükmedilecek bir nesne değil, muhatap alınacak bir varlık olarak kabul edilir ve bu kabul, korku değil sorumluluk üretir.
Paganizmin Anadolu’daki en önemli miraslarından biri, kutsal mekân anlayışıdır; dağlar, pınarlar, kaya oluşumları ve geçitler, gök ile yer arasında kurulan eşikler olarak görülür. Saha gezilerimde, bu tür mekânların çevresinde yapılan küçük ritüellerin, modern inanç kalıplarına uymasa bile derin bir saygı ve dikkat içerdiğini gözlemledim; insanlar bu alanlarda yüksek sesle konuşmaz, acele etmez, hatta çoğu zaman yalnızca durup dinler. Bu davranış, pagan bilincin temelinde yer alan “eşik” kavramının hâlâ canlı olduğunu gösterir; insan, her yere aynı şekilde girmez, her yerde aynı şekilde davranmaz, çünkü her mekân aynı yoğunlukta kutsallık taşımaz. Bu sezgi, Alevilikte cem mekânının ve ocak çevresinin neden özel bir anlam taşıdığını da açıklar.

Bu yazı dizisinde paganizmi merkeze almamızın nedeni, Aleviliği pagan bir inanç olarak etiketlemek değil, onu mümkün kılan kültürel ve bilinçsel zemini görünür kılmaktır. Paganizm, Anadolu’da bir dönem yaşanmış ve sona ermiş bir inanç sistemi değil; animist algının mitolojik dile kavuşmuş hâli olarak, sonraki tüm inanç biçimlerine sızan bir hafıza katmanıdır. Alevilik, bu hafızayı körü körüne devralmaz; onu etik, vicdan ve rızalık ekseninde yeniden biçimlendirir ve böylece doğayla kurulan ilişkinin korkudan değil, bilinçten doğmasını sağlar. İnsan, ne kadar ilerlerse ilerlesin, bu kadim hafızayı tamamen geride bırakamaz; çünkü doğanın ritmini duymadan, kendi iç ritmini de anlayamaz ve belki de bu yüzden paganizm, Anadolu’nun taşında, suyunda ve sözünde hâlâ fısıldamaya devam eder.