Bir devletin sınırlarının büyüklüğü ve ordularının gücü, halkın refahı ile ne kadar orantılıdır?
Bir ülke düşünün… adalet sadece belirli bir kesim için geçerli, yasalar sizi toplumsal statünüze göre yargılıyor. Zenginlik ise yine belirli bir azınlığın elinde toplanmış durumda. Halk denilen geniş kitle, sistemin devamını sağlayan yoksullar ve kölelerden oluşuyor.
Bugüne kadar dünya tarihinde geniş sınırlara ve güçlü ordulara sahip pek çok devlet ve imparatorluk kuruldu. XIV. yüzyılda yaşamış tarihçi İbn Haldun, devletleri insanlara benzetir, onların da doğduğunu, büyüdüğünü, olgunlaştığını, yaşlandığını ve sonunda yok olduğunu söyler. Ancak bu benzerlik yalnızca fizyolojik değildir. Devletlerin de insanlar gibi hırsları, arzuları ve doyumsuzlukları vardır.

Bu yazıda, tarihte doğmuş ve en uzun süre varlığını korumuş imparatorluklardan biri olan Roma’nın olgunluk çağına, bu hırslar ve arzular ekseninde kısa bir yolculuk yapacağız.
Romalıların, eşkıyalığı, katliamı ve yağmayı imparatorluk fikriyle meşrulaştırdığı sıkça dile getirilir. Savaşlar sonunda ıssızlığa çevirdikleri topraklar için “barış getirdik” demeleri ise tarihin ironilerinden biridir. Romalı bir tarihçinin, fethedilen topraklarda yaratılan yıkımı “barış” olarak nitelemesi bu bakış açısını çarpıcı biçimde özetler.
Roma, yaklaşık iki bin yıl boyunca tarih sahnesinde kalmış ve iki çağın başlangıcına doğrudan etki etmiş bir imparatorluktur. Orta Çağ, onun gücünü yitirmesiyle başlarken, Yeni Çağ ise Konstantinopolis’in düşüşüyle, yani Roma mirasının son büyük halkasının kopmasıyla şekillenmiştir.
Bugün İtalya’dan Türkiye’ye, Libya’dan Suriye’ye, Britanya Adası’ndan Akdeniz kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada Roma’nın izlerine rastlamak mümkündür. Antik tiyatrolar, agoralar, tapınaklar ve su kemerleri… Bir Roma kentinin vazgeçilmez unsurları olan bu yapılar, aradan geçen binlerce yıla rağmen hâlâ hayranlık uyandırır. Ancak bu ihtişamın bir de görünmeyen yüzü vardır. Roma, bu şehirleri inşa edecek güce ulaşmak için sayısız savaş yürütmüş, büyük bedeller ödetmiştir.
Tarihin birçok döneminde olduğu gibi Roma’da da bu görkemli yapıları finanse eden kaynaklar, işgaller ve süreklilik kazanan savaşlardı. Elbette Roma’yı bugünün değerleriyle yargılamak sağlıklı değildir, her tarihsel olayı kendi çağının koşulları içinde değerlendirmek gerekir. Ancak Romalıların, kendilerine direnen şehirlerde yalnızca insanları değil, canlı yaşamın tamamını yok etmeye varan bir şiddet uyguladığı bilinir. Batı tarih anlatılarında Moğollar sıklıkla acımasızlıkla anılırken, bazı dönemlerde Roma’nın çok daha sistematik ve yıkıcı olduğu yönünde değerlendirmeler yapılması da bu nedenle şaşırtıcı değildir.
Bazı tarihçiler, Roma’ya direnen şehirlerin sokaklarında kanın aktığını, hayatta kalanların ise yalnızca kendilerinin değil, gelecek nesillerinin de köleliğe mahkûm edildiğini aktarır. Kölelik, Roma’nın değişmez bir parçasıydı. Roma’yı devasa bir köle imparatorluğu olarak tanımlamak abartı sayılmaz. Bu düzenin en büyük mimarlarından biri ise fetihleriyle Roma’ya sayısız köle kazandıran Julius Caesar’dı.
Pax Romana’yı anlamak için önce onu şekillendiren bu süreci kavramak gerekir.

Bir ölüm, bir doğum: Julius Caesar

Tarihte bazı isimler vardır ki hayatlarının tüm ayrıntılarını bilmesek bile isimleri hafızalara kazınmıştır. Roma denildiğinde akla gelen ilk figürlerden biri de hiç kuşkusuz Gaius Julius Caesar’dır. Onun yaşamını tüm yönleriyle anlatmak mümkün olmasa da, filmlerden ve dizilerden aşina olduğumuz bir karakter olduğu açıktır. Çocukluğunda Asterix ve Oburix izleyenler, Galya’da yenilgiye uğrayan Roma lejyonlarını hatırlayabilir.
Ancak tarihsel gerçeklikte Caesar ve orduları, yıllar süren seferlerle Galya’nın tamamını fethetmiş, milyonlarca insanı köle olarak Roma’ya taşımıştır. Bu başarılar, Caesar ve Pompeius gibi generallerin Cumhuriyet döneminin dengelerini bozacak ölçüde güçlenmesine yol açmıştır. Roma Senatosu’nda bu durum, bir tehdit olarak algılanmaya başlanmıştı.
Caesar, Roma’nın dış düşmanlarını yenmişti, ancak içerideki düşmanlara yenilmesi uzun sürmedi. MÖ 44 yılında Senato’da düzenlenen bir suikastla öldürüldü. Suikastçılar arasında, evladı gibi gördüğü Brutus’un da yer alması bu olayın en trajik yönlerinden biridir. Fakat Caesar’ın ölümüyle süreç sona ermedi. Vasiyetinde manevi oğlu ilan ettiği Octavianus, bu cinayetin intikamını alacak ve Roma’yı bambaşka bir döneme taşıyacaktı.
The Roman Empire

Pax Romana

Caesar’ın ölümünün ardından Roma, suikastçıları ve onların karşısında yer alan güçler arasında uzun ve yıkıcı iç savaşlara sahne oldu. Nihayet Octavianus galip geldi. Manevi babasının hatalarından ders çıkaran Octavianus, muhaliflerini sistemli biçimde etkisiz hale getirdi ve MÖ 27 yılında iktidarı ele alarak Roma’nın ilk imparatoru oldu.
Bu tarih, Roma’da istikrar ve zirve dönemi olarak anılan Pax Romana’nın başlangıcı kabul edilir. Bu dönem, MS 180 yılında İmparator Marcus Aurelius’un ölümüne kadar sürdü.

Gücün ve ihtişamın zirvesi

Octavianus ile başlayan görece barış ortamı, içeride ve dışarıda uzun süre devam etti. Roma, iç savaşların yıkımını onardı, orduyu profesyonelleştirdi, sınır güvenliğini sağladı. Hukuk alanında önemli gelişmeler yaşandı, eyaletlerdeki keyfi yönetimler sınırlandırıldı, mülkiyet ve miras hakları güvence altına alındı.
Ticaret ise Pax Romana’nın bel kemiğiydi. Akdeniz’in tek büyük gücü haline gelen Roma, korsanlık faaliyetlerine karşı ciddi önlemler aldı. Böylece bir Romalı, Hispania şarabı içebiliyor, Mısır’dan gelen buğdayı tüketebiliyor, Suriye baharatlarını kullanabiliyordu.
Özellikle Traianus, Hadrianus ve Marcus Aurelius gibi imparatorlar döneminde Roma, yalnızca yıkıcı değil, aynı zamanda inşa edici gücünü de sergiledi. Yollar, su kemerleri, hamamlar ve sistemli kent planları bu dönemin simgeleri haline geldi.
Ancak her şey göründüğü kadar kusursuz değildi.
Bu dönem, tam anlamıyla bir barış çağı olmaktan uzaktı. Bazı tarihçiler, Pax Romana’yı savaşsızlık değil, alternatifin olmadığı bir istikrar dönemi olarak tanımlar. Cumhuriyet fiilen sona ermiş, Senato etkisiz bir danışma organına dönüşmüş, tüm yetki tek bir kişinin elinde toplanmıştı. Bu durum her zaman yetkin yöneticiler ortaya çıkarmıyordu.

Panem et Circenses

Zenginlik ve refah, toplumun yalnızca üst kesimlerinde yoğunlaşmıştı. Alt ve orta sınıflar yoksulluk içinde yaşarken, kölelerin zaten hiçbir hakkı yoktu. Görkemli Roma kentleri refahın sembolü gibi görünse de, bu ihtişam gerçeği perdeleyen bir vitrin işlevi görüyordu.
İmparatorlar yoksulluğu çözmek yerine halkı oyalamayı tercih etti. Dönemin düşünürleri, halka sunulan ekmek yardımları ve eğlencelerin, gerçek sorunların üzerini örtmek için kullanıldığını belirtir. Arenalar gladyatör dövüşleri ve oyunlarla dolup taşarken, halk gündelik gerçeklikten uzak tutuluyordu.
Bu yaklaşım, Pax Romana’nın görünürdeki istikrarının aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösterir.
Pax Romana, yüzeyde barış ve düzen görüntüsü sunsa da, bu istikrar tek bir kişinin yetkinliğine bağlıydı. Ekonomi, sürekli savaşa hazır tutulan lejyonları beslemekte zorlanmaya başladı. Bazı imparatorlar için barış, savaşın yokluğu değil, savaşa hazır orduların varlığı anlamına geliyordu.
Zamanla ekonomik çöküş ve zayıf liderler Roma’yı gerilemeye sürükledi. Kavimler Göçü’nün etkisiyle imparatorluk 395 yılında Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldı. Batı Roma kısa süre içinde tarih sahnesinden çekilirken, Doğu Roma İmparatorluğu yaklaşık bin yıl daha varlığını sürdürdü.

Ek Bilgiler

– Pax Romana kavramına benzer şekilde, farklı dönemler için Pax Mongolica, Pax Hispanica ve 16–17. yüzyıl Osmanlısı için Pax Ottomana gibi terimler de kullanılmıştır.
– Dönemin son imparatoru olan Marcus Aurelius, düşüncelerini kaleme aldığı eseriyle felsefe tarihinde özel bir yere sahiptir.
– Hristiyanlığın yayılmasında bu dönemdeki istikrar ve güvenli ulaşım ağlarının önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir.

Kaynakça ve Okuma Önerileri

Roma Tarihi – Adrian Goldsworthy
Roma: Kartalların İmparatorluğu – Neil Faulkner
Roma tarihi üzerine dizi ve filmler:
HBO Rome (2005)
Julius Caesar (1953)
Ben-Hur (1959 / 2016)
Gladiator (2000)
Barbarians (2020)